
İnsan güçle büyümez; ahlâkla büyür.
Makam, para, şöhret ve otorite birer süstür. Lütuftur. Fakat insanı değerli kılan bunlar değil; karakteridir.
Makam geçicidir. Para el değiştirir. Şöhret unutulur. Ama kişilik hem dünyada iz bırakır hem de ahirette insanın karşısına çıkar.
Kur’ân’ın ifadesiyle emanet yüklenen varlık insandır (Ahzâb, 33/72). Demek ki güç bir mülk değil, ağır bir sorumluluktur. Hesabı vardır.
Bu hakikati anlatan ibretlik bir hikâye vardır. Oğluna sürekli “Sen adam olmazsın.” diyen bir baba… Yıllar sonra o çocuk paşa olur. Üniforması, yıldızları ve askerleriyle babasını huzuruna getirtir. Gururla, “Bak, paşa oldum.” der. Baba ise şu cevabı verir:
“Ben sana paşa olamazsın demedim ki; adam olamazsın dedim. Adam olsaydın, babanı ayağına getirtmez, kendin gelirdin.”
Mesele tam da budur: Makam başka, adamlık başkadır.
Tarih boyunca hem İslâm âlimleri hem de Batılı düşünürler aynı noktada buluşmuştur: Güç bir imtihandır.
Hz. Ali (k.v.), yöneticilere yazdığı mektupta şöyle der:
“Halka merhametli ol; çünkü onlar ya dinde kardeşin ya da yaratılışta eşindir.”
Bu söz, otoritenin özünü özetler. Güç üstünlük kurma aracı değil; adalet ve merhamet sorumluluğudur.
Hz. Ömer (r.a.) ise, “Dicle kıyısında bir koyun kaybolsa, hesabı benden sorulur diye korkarım.” diyerek makamın ağırlığını dile getirir. Onlar makamı rahatlık değil, hesap vesilesi olarak görüyordu.
Batı düşüncesinde de benzer bir tespit vardır. Abraham Lincoln, “Bir insanın karakterini test etmek istiyorsanız ona güç verin.” der.
Lord Acton ise meşhur sözünü söyler: “Güç insanı bozar; mutlak güç mutlaka bozar.”
Belki de güç insanı bozmaz; içindekini açığa çıkarır. İçinde kibir varsa kibir artar, merhamet varsa merhamet. Kısacası içinde ne varsa dışarıya o çıkar.
Kur’ân, güç sarhoşluğunun tarih boyunca nelere yol açtığını anlatır. Firavun ilahlık iddiasına kalkışmış, Karun servetiyle övünmüş, Nemrut kudretini mutlak sanmıştır. Hepsinin sonu ibret olmuştur. Çünkü gerçek güç sadece Allah’a aittir (Âl-i İmrân, 3/26).
Bugün de tablo değişmiş değildir. Elinde imkân bulunan kendini dokunulmaz zannedebiliyor. Alkışlanan kişi eleştiriyi düşmanlık sayabiliyor. Oysa güç arttıkça insanın etrafındaki samimi sesler azalır; yerlerini şakşakçılar alır. Kimse yanlışına “yanlış” diyemez hâle gelir.
En tehlikelisi de budur: İnsan bir süre sonra kendi yankısını hakikat zannetmeye başlar.
Oysa Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şu uyarıyı yapar:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.” (Buhârî; Müslim)
Mekke’nin fethi günü, en güçlü olduğu anda affı tercih etmesi, gücün ahlâkla birleştiğinde nasıl yüceldiğinin en açık örneğidir. Gerçek büyüklük, güçlü iken affedebilmektir.
Bugün güç yalnızca devlet makamı değildir. Bir yönetici, öğretmen, anne-baba, hatta sosyal medyada etkisi olan biri de güç sahibidir. Dil de bir güçtür; kalem de, bilgi de.
Adaletle birleşmeyen güç çürür.
Merhametsiz otorite korku üretir.
Tevazu ile desteklenmeyen makam kibir doğurur.
Makam gider, alkış kesilir, para azalır. O gün insanın yanında kimlerin kaldığı ortaya çıkar. Ve şu soruyla yüzleşir:
Ben gerçekten adam mıydım, yoksa sadece makam sahibi mi?
Mevlânâ’nın dediği gibi:
“Ne elbiseler gördüm içinde adam yok; ne adamlar gördüm sırtında elbise yok.”
Demek ki mesele unvan değil, iç dünyadır. En büyük güç, başkasını değil nefsini yönetebilmektir. Öfkeliyken adaletli kalabilmek, güçlü iken tevazu gösterebilmek…
Yükselmek zor değildir.
Zor olan, yükseldiğin yerde insan kalabilmektir.
Çünkü insanı düşüren makam değil; o makamın doğurduğu kibirdir.
Son söz olarak:
Gerçek güç, nefsine hâkim olabilmektir.
Gerçek otorite, adaletle ayakta durandır.
Gerçek kazanç ise Allah’ın rızasını kazanmaktır.
Allah’ım, bizleri makamın değil insanlığın peşinde olanlardan eyle.
Gücü zulme değil hayra vesile kılanlardan eyle.
Her hâlükârda insan kalabilen kullarından eyle. Âmin.